Dedeme…
Otoban kenarında yetişmiş bir Anka çiçeği
Cennetten mi geldin acaba
Üzerinde bir Kevser kokusu
Dal budak vermiş ve aforoz edilmiş güller
Dalıp çıkar gibi bir dalganın hışmına
Köpüklenesi bir vurgun kıyılara
Sıradan bir ölüm
Cehennem soluğu tutar hayat
Körelttiler bir sevgiyi,
bu sevgiyi
Dilde kemik yok ki seni unutsun
Bir kurban düğünü, emanet edip her şeyi
Çekip gidesim gelir değil mi
Arkama baktığında kuzgun sessizliği
bir uğultu vesaireleri
saçlarım rüzgarlara teslim
gerçeğe dönüş taze bir veremden ibaretti
Sinsi bir hastalığın damarlarımda gezinmesiydi mesela
ve beni bir ambulans peşinde
salıverdiler kafeslere
beyazın kutsal sayıldığı
yaradan çok yaralının perişanlığı
Nerelerdeydim…
Eskiden kalma bir fırtına
Yağmur desen değil
Karadeniz kokan bir fındık yaprağı
Hayallerimde Karadeniz
Karşı kıyıda,
Çarşafların içinde yatan ben
Bedenimin boşluğunu alsan hala yaşıyorum
Sağ yanımdaki melekler bana git der gibi
Sus der gibi artık zaman
Bir el atsan da kurtulsam haykırışlarımdan
Hikayenin tam ortasında ben
Saklanmışlığı yaşamayı öğrenecek kadar cesurdum
Ta ki kendini bilmez bir mikrobun
beni bir hastane koridoruna attığı güne kadar
burnumda Kadıköy ün yosun tutmuş yosma kokuları
numune kaldırımları ve Haydarpaşa
tren önüne atıp her şeyi
bir uzak yol kıvamında
yakuti bir tenhaların içindeyim
gözlerimin boşluğunu alsam
hala yaşıyorum
sindirebildiğim kadar hastayım
gücüm yettiği kadar güçlü
saksı içinde bir süs
taziyelerini sunar bana
muhtacım kaktüs çekirdeğindeki suya
Allah’ım, mecal ver bana gözlerimi açayım